31 Mart 2026 Salı

Paris Sendromu

Geçen ekimde nihayet Paris'i hayatımda ilk defa görme şansına eriştim. Açıkçası bunca sene bir türlü orayı ziyaret edememiş olmaktan dolayı kendimi eziyor, neleri kaçırıyorum diye içten içe hayıflanıyordum. Gelin görün ki karşılaşılanlar pek de beklentilerdeki gibi çıkmadı. Paris ziyareti sonrası halet-i ruhiyemi yansıtması açısından normalde rengarenk çiçek, manzara resimleri ile bilinen Monet'nin Paris'i anlatan içlere neşe saçan(!) aşağıdaki resmini bırakıyorum.


Monet, Saint-Lazare Tren İstasyonu, 1926. Hannover Şehir Müzesi (Landesmuseum)

Paris dönüşü kendimi kandırılmış gibi hissettiğim, büyük bir Paris tezgahı olarak adlandırabileceğim, milyonların ortak olup sürdürdüğü ilüzyona kapılmış olmaktan dolayı hayli öfkeli ve hayal kırıklığına uğramış durumdaydım. Paris nasıl bu kadar kötü olabilirdi ve niye giden herkes "Ay, çok bayıldık" diye yalan söylemekteydi. Paris çok güzel diyenlere nutuk atasım, sanat şehri diyenlere tüküresim, yemeklerini övenlerin kafasına köfte fırlatasım vardı. Sonra araştırdım. Meğerse literatüre giren Paris Sendromu diye bir fenomen varmış. Bu sendrom Paris'i ziyaret edip, yaşadıkları büyük hayal kırıklığı sonrası hastanelik, acillik olan, ayılıp bayılan, kusan, başı dönen, bir daha tatile gitmekten soğuyan, yaşam enerjisini kaybeden çoğunluğu Japon olan turistlerin yaşadıklarını ifade etmekteymiş. Meğerse Japon medyasında asla ve asla Paris'le ilgili negatif bir temsil olmazmış, her zaman muhteşem gösterilen Paris, Japonlar'da haliyle yüksek bir beklenti yaratıyormuş. Paris'e gelince de kazın ayağı öyle değilmiş olayları.

Komik gelebilir belki size ama Paris Sendromu'ndan bir hayli etkilendim. Paris'i hiç sevmedim. Ama öncesinde o kadar hevesliydim ki, inanılmaz araştırmıştım, nerede ne yenir, hangi yemekle hangi şarap içilir, hangi peynir nasıl kesilir, bu bilgiler hala kafamda. Yaşadığım deneyimleri eleştirel gözle bir başka yazıda anlatacağım. Şimdilik sendromla baş başa bırakayım sizi.

25 Mart 2026 Çarşamba

Frankfurt - Bölüm I

Frankfurt, yurtdışına çıktığımda kendimi Avrupa'da hissettiğim ilk yerdi. Sanki benim için Avrupa eşittir Frankfurt gibi. Kafamdaki Avrupa imgesiyle eşleşen bir şehirdi. Özellikle ana tren istasyonundan çok etkilenmiştim. Tabi bu seneler önceydi. Yakın zamanda Frankfurt'a gittiğimde tren istasyonu ve çevresi bu sefer en az vakit geçirmek istediğim yerlere dönüşmüştü. 

Frankfurt'un ismi Frankfurt am Main olarak geçer ve buradaki Main Frankfurt'un içinden geçen nehrin ismidir. Rengi diğer Avrupa nehirleri gibi yeşilimsidir, ama büyük ihtimalle suyu renginin düşündürdüğü gibi kirli değil temizdir. 

Son birkaç senede Frankfurt'a birkaç kez gitme şansım oldu ve bu yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü bu şehri hala çok seviyorum. Yıllar önce ilk gidişlerimizde ana tren istasyonu çevresindeki otellerde kalmış ve bilip tanıdığımız ve hatta sevdiğimiz zincir otellerde konaklamış olmamıza rağmen Frankfurt şubelerinden hiç hoşnut kalmamıştık. Son iki sefer ise Almanca Ost diye geçen doğu bölgesindeki otelleri denedik. Bu bölge oldukça enteresan çünkü burada Tesla var, ABD otelleri var ve yine aynı kültürü tanıtan galeriler ve sergiler var. Yani hem Almanya hem değil gibi. Güzel bir Edeka şubesi (Alman marketi) olması çok hoş bir detay. Aslında gayet sevimli bir mahalle ve tramvay hattını takip ederek yürüyerek şehre ulaşabilirsiniz, güzel bir rota bu aradaki kısım. Yol üstünde güzel kahveciler de vardı hatta bir tanesini denemiştik ve iyiydi. Tramvayla şehir merkezine ulaşım da mümkün tabi ki. Fakat burada kaldığımız otelden biz hiç memnun kalmadık, temiz değildi, içi aşırı kasvetliydi özellikle genel kullanım mekanları. Genel olarak içinde Almanya'da hissedememe durumu vardı ve bu rahatsız ediciydi. Gittiğim yerde orada hissedemiyorsam orada olmanın ne anlamı var değil mi? İkinci sefer seçtiğimiz otel yine aynı bölgede olmakla birlikte bir tık daha pahalıydı ve bu sefer memnun kaldık ama o kültür karmaşası ki bu sefer de başka bir kültürün etkisiyle burada da hakimdi. (Yüksek bir katta kaldığımız için manzara güzeldi. Kazulet gibi bir bina var Frankfurt'ta, tam ona bakıyordu. Gece ışıklı haliyle etkileyiciydi ama bina yakından bakınca gerek ölçeğiyle gerek genel formuyla tam bir faciaydı aslında. Hatta tarihi bir binanın da hemen dibindeydi.)

Bir de bu yeni yapılan otellerin ucuzculuğu benim midemi bulandırıyor. Yani bu kadar da aç gözlü olunmaz ki. Zaten dünya para istiyorsunuz gecesine, sonra odadaki mobilyalar İkea'dan hallice, gardrop toptan gitmiş, yalandan bir boru üstünde iki kıytırık askı. Hele o sabunlukta ve duştaki uzun şişeler yok mu? Onu bulanın kafasında onları paralayasım var. Sepsert plastikten yapılma, bir çocuk ya da yaşı ileri bir kimse onları nasıl sıkacak da içinden sabunu çıkaracak? Herkes Herkül mü? Ciddi güç gerektiren saçma sapan şişeler. Sebep de neymiş sürdürebilirlikmiş; buna da kargalar bile güler. Sizin paragözlüğünüzün sürdürülebilirliğidir o.

Neyse, bu son sefer, eskice bir otel buldum, halbuki hep uzak dururum ama ölüm ve sıtma seçimleri arasında bunu seçtim, ya da algoritma manipülasyonu ile seçtirildim. Otel siteleri de ayrı bir hikaye, karaborsacılık almış başını gitmiş durumda ama buna başka bir postta oynak etiketlerle birlikte değineceğim. Oteli çok temiz bulmamakla birlikte genel olarak otelden memnun kaldım. Nehir kıyısında ve eski şehirdeki Römer meydanına oldukça yakındı. Ost kısmındaki gibi otele dönüş telaşı yaşamadık. Bir de paraya kıyıp manzaralı oda ayırttım ve iyi ki o 20 Euroyu buna harcadım dedim. Çünkü gerçekten değdi; o manzara gözümün önünde hala capcanlı. Hava Almanya'dan pek beklenmeyecek şekilde güneşliydi. Nehir hem sabah, hem öğlen, hem de akşam ayrı güzeldi. Tabi bir İstanbul boğazı güzelliği de beklemeyin ama beni yeterince tatmin etti. Otelin güzelce de bir terası vardı. Önde katedralin kulesi arkada ise finans merkezinin kuleleri. Biraz daha kalıp orada bir şarap gecesi yapmayı isterdim.

Gündüz manzarası

Gece manzarası

Main nehrinde yakamoz (evet sadece ay ışığı değil güneş ışığı ile olan da yakamoz olarak adlandırılıyor diyecektim ki yazmadan bir araştırayım dedim ve bu yakamoz konusu beni aşar anladım, alglerin ışıltısı filanmış, ben cahil bir şekilde kullanmaya devam edeceğim sanırım.)
Terasın manzarası, önde Katedral arkada gökdelenler

Biraz otelden bahsedeceğim, sanırım eski mekanlar bana nostalji hissi veriyor. Otelin hemen az ilerisinde de eski bir restaurant/bistro vardı. Gitmedik ama etrafta bu tarz yerlerin bulunması bana mutluluk verdi. Sanırım artık her şeyin yeni ve havalı olması beni rahatsız ediyor. Aşırı kimliksiz buluyorum bu durumu. Geçmişe dair binalar olmadıktan sonra o şehri o şehir yapan ne olacak ki? Tabi ki Avrupa özellikle Almanya geçmişi muhafaza etmek konusunda çok çok iyi durumda, özellikle ülkemize nazaran.

Kaldığımız otelin banyosunun hem duşu hem de genişçe bir küveti vardı. Küvetin yanı ise kocaman bir cam; yatak odası hatta dışarısı manzaralı. Bu görsel akış inanılmaz mutlu etti beni, ama kullanım kolaylığı için araya stor perde takmışlardı. Klozet ise şimdiye dek gördüğüm en şişman klozetti ya da daha doğrusu Vitra'nın bir ara benzer bir modeli vardı (Adam and Eve otelinin tuvaletlerindeki klozet) onunla yarışırdı. Her otele girişte her yeri dezenfekte eden biri için ekstra mesai sebebiydi:)

Bu post bu kadar olsun, devamı gelecek:)

Sabun işleri

 


Geçenlerde ABD'deki Marshalls ucuzluk mağazalarında gezerken rafların arasından bu kutudaki sabunların kokuları burnuma çalındı. Es geçip başka şeylere baktım ama tekrar tekrar dönüp koklayıp en sonunda satın almaya karar verdim. İyi ki de yapmışım. Şimdi teker teker kullanıyorum; kalanı da çekmecede saklıyorum ve her çekmeceyi açtığımda o güzel kokuyu alıyorum. Kokulara karşı hassas olduğum için bazen aldığım ürümleri eve geldikten sonra kullanamıyorum, bu sabunlarla öyle olmadı neyse ki ve bence bunun nedeni sabunlara kokuyu veren doğal bileşenler.

Banyoda kullanmak amaçlı aldığım sabunları banyoda çok verimli kullanamadım, bence duş jeli çok daha pratik, özellikle de çabuk çabuk yıkanıp bir yerlere yetişmeye çalışıyorsanız. Sonra eskilerden bir blog okudum, Lush marka sabunlarla ilgiliydi. Benim de geçmişte Lush sabunlarından alıp kullanmışlığım hatta kıyamayıp senelerce kağıt poşetlerinin içinde saklamışlığım var. Fahiş fiyatta satışan ürünleri kullanırken çok rahat davranamıyorum sanırım. Blogda ellerini Lush sabunla yıkadığından bahsediyordu. Ben de bu güzel sabunları kullanmak istiyor ancak banyoda verim alamıyordum. Öylece bekleyip çekmeceden bana vicdan azabı gibi bakacaklarını çoktan hissetmeye başlamıştım. Sonra "Niye ben de ellerimi bunlarla yıkamıyorum ki?" diye düşündüm (alkış lütfen). Şu an her tuvalete girişimde içimi bir mutluluk kaplıyor. 

Hatta kendime tabi ki de yeni görevler belledim. Ben kendim neden böyle sabunlar yapmıyordum ki? Beni çeken kokuları az buçuk tahmin ediyordum. İşin ilginç yanı tadına bakınca yediğim şeyin içindeki baharatların dökümünü laboratuvar hassasiyetiyle çıkaran ben iş kokudan analize gelince zorlanıyordum. Ama tahminlerim sabunların içinde karanfil ve kakule olduğu yönünde. Nedendir bilinmez aşırı pahalı olan kakuleyi sanırım sabuna koymam ama karanfili öğütüp koymayı düşünüyorum.

Projem ise bize yılbaşında hediye gelen çikolatadan ilham aldı. Milka çikolatayı eritip sonra üstünü süslerle süsleyip, güzel jelatinlere sarılarak paketlenen havalı çikolatadan. Kokusu olmayan ya da kokusu beni rahatsız etmeyen bir sabun bulup eritmeyi sonra içine kahve, öğütülmüş karanfil, belki çok az tarçın koyup tekrar kalıba koyup şekillendirmeyi düşünüyorum. Henüz konunun detaylarını bilmiyorum ve araştırmadım ama bana çok olası bir üretim şekli olarak görünüyor. 

Bu arada sabun deyince çocukken iğneler ve rafya ip ile yapılan süsler vardı ve ben bunlara bayılırdım. Kendim de yapmak için bayağı mesai harcamıştım, ama sapı için gereken hortum bende olmadığı için projem baştan ölü doğmuştu ve sonrasında da yarım bırakmıştım zaten. Acaba bu sepetleri hatırlayan kaldı mı? Çünkü hiçkimsenin evinde görmüyorum artık bunları. Herkes aynı anda bu güzel el emeklerini çöpe mi gönderdi yoksa? Bahsettiğim aşağıdaki tarzda bir sepetti. 


Görseli Pinterest'ten buldum, resmin üstüne de yapan kişinin nasıl yapıldığını anlattığı blog'unun bağlantısını iliştirdim. Bu arada estetik zevklerimin ne kadar değişmiş olduğunu hissettim:) O çiçekler olamasa daha iyi olacaktı ya neyse. Benim zihnimde kalan versiyon çiçek kısmından rafyaların fiyonk olup taştığı iki renkli bir versiyondu. Şimdi görsem belki onu da sevemeyebilirim, bilemiyorum. Sabuna koku eklemek benim için gayet yeterli.

3 Mayıs 2022 Salı

Dusuk Imdb Puanli ama Guzel Korku/Gerilim Filmleri

Son zamanlarda guzel film bulmak zorlasti, film aramanin kendisi de zahmetli bir is haline geldi. Sevdiginiz seylerin benzerlerini oneren sitelerden de istedigim verimi alamadim. Begeniler tamamen oznel oldugu icin zevklerinizle birebir ortusen oneriler bulmak da imkansiz gibi bir sey. Ben de buraya begendigim ve cogu kisiye sacma gelecek birkac film birakayim:)

Ilk film Bebek Oopsie, 2021 yapimi bir devam fimi. Onceki filmleri izlemedim, izler miyim de bilmiyorum ama Bebek Oopsie'yi cok sevdim. Bas karakter ve diger oyuncu secimleri hosuma gitti. Illa bas karakterin guzel ya da havali olmadigi bir film, hatta bir oyuncu haric diger oyuncular da o kadar dogaldi ki. Cogunlugu bir evin icinde geciyordu. Bas karakter bit YouTuberdi ve kanalinda her bolumde bir oyuncak bebek tamirini anlatiyordu. Sonra ona Chucky gibi bir bebek gonderiliyordu ve bu bebek cinayet islemeye basliyordu. Chucky ile temel fark da Chucky'nin psikopatca kendi hesabina calisirken Bebek Oopsie'nin bas karakterle olan bagi. Filmin sonunda ise hic beklenmeyen bir ters kose vardi. Imdb puani 5,3.

Ikinci film Innkeepers ise 2011 yapimi gerilim filmi. Bu film de artik pek musterisi kalmamis bir perili otelde geciyordu. Bu sefer bas karakter resepsiyondaki kizdi ve otelin reklami icin hayalet arastirmasina cikiyordu, sonra da paranormal olaylarla karsilasiyordu. Bu filmin de atmosferi bence cok basariliydi. Senaryosunu oyle guzel kurmustu ki surekli tedirgin ederek hos bir gerilim yaratmisti. Imdb puani 5,5.






Ucuncu film ise 2016 yapimi The Boy filmi. Bunun da daha sonra ikincisi cekilmis ve ikinci filmde Katie Holmes oynuyor ama henuz izlemedim. The Boy fiminde kus ucmaz kervan gecmez bir yerde bulunan bir koskte yasayan yasli bir cift ogullari icin murebbiye tutarlar ama cocuk kanli canli gercek bir cocuk degil bir oyuncaktir. Sonra cocugu murebbiyeye emanet edip giderler. Murebbiye cocukla yalniz kalir ve olaylar baslar. Bu filmin de ilerleyen kisimlarda rasyonel bir sekilde cozulmesi cok guzeldi bence. Gerilimi de yerli yerinde, atmosferi de basariliydi. Imdb puani 6,0.

18 Haziran 2018 Pazartesi

Son Zamanlarda Izleyip Begendiklerim III: Avrupa Filmleri

A Film with me in it (Icinde Oldugum Film?, ben cevirdim) Bu filmi izleyeli bayagi oldu aslinda ama bu ara tekrar izlemeyi dusunuyorum. Begendigim seyleri tekrar tekrar izleme gibi bir huyum var. Gecenlerde Black Books dizisini bitirince, bu filmi tazelemeye geldi sira.

Resme tiklarsaniz filmin Imdb sayfasina gidersiniz ve 6.7 puan aldigini gorursunuz ki bence hakszilik bu. Bana gore bu filmin puani yildizli 10. Gulmek, eglenmek istiyorsaniz, Ingiliz mizahindan hoslaniyorsaniz, garip garip kazalarin birbiri ardina geldigi bu filmi tavsiye ediyorum. Begenirseniz ustune Black Books, Shaun of the Dead, hatta Run Fatboy Run kaptirip gidin.






Le Couperet (The Ax) ya da Balta: Costa Gavras'in yonettigi, kapitalizm elestirisi Fransiz filmi. Basroldeki amcamiz senelerini verdigi sirkette ust duzey yoneticiyken, kuculme bahanesi ile isten cikarilir. Sonrasinda is bulamayinca siyirir ve olasi bir is ilanina alinma ihtimalini artirmak icin seri katile baglar. Amca film boyunca issizleri oldurmek icin evlerine gider, hepsi de malikane gibi evlerde yasamaktadirlar. Beyaz yakalinin, orta sinifin krizini anlatmis film, emekcilere dair bir sey yok, buradan eksi ama akicilik, sinema dili, amcanin oyunculugu cok iyiydi.





Dans la Maison (In the House) ya da Evde: Francois Ozon'un yonettigi ve kendisinin benim su ana kadar izledigim en iyi filmi. Diger izledigim filmleri, 8 Kadin, Havuz ve kisa filmleri idi. Bu film hepsinin ustunde, eger daha once Ozon izleyip sevmediyseniz, bu filme bir sans verebilirsiniz. Film, sorunlu ergenin, edebiyat hocasina yazip verdigi odevler uzerinden ilerliyor. Sonunda da ters kose yapiyor.














On Body and Soul (Beden ve Ruh Ustune): 2017 yapimi Macar filmi. Sorunlu abla, ruh esini ariyor temali film. Yonetmeni belgesel gecmise sahipmis, bu sayede filmde cok guzel doga cekimleri var, geyikli. Basroldeki abiyi de Kelime Oyunu yarismasinin sunucuna cok benzettim, biraz yaslamisi sanki.


Film bir mezbahada geciyor ve bu filmden once de baska bir film izlemistim orada diyordu ki et yeme, hayvanlarin derisini canli canli yuzuyorlar, suca ortak olma. Sonra ustune bu filmi actim, bu da mezbahada geciyormus meger, ben bazen filmleri izlemeden evvel hakkinda hicbir sey bilmemeyi daha cok seviyorum. Neyse bunda da anladim pis bir sahne gelecek, kapattim gozumu bekliyorum, hayvani kestiler herhalde dedim, meger once elektrik verip bayiltiyorlarmis ve canli canli derisini yuzuyorlarmis. Bu nasil bir canilik ya? Helal kesim diyorum, hatta toptan vejateryan olsak ya.

Filme donersek, bu sorunlu kiz bana Zeynep'in Sekiz Gunu filmindeki Fadik Sevin Atasoy'un canlandirdigi Zeynep'i hatirlatti durdu. Bence Turk sinemasinin en orijinal karakterlerinden biri Zeynep. Bu filmi de Turk sinemasi listemde yazayim. Ayni Zeynep gibi yemek yemesini tekrar tekrar gostermisler, uyuz hayatini rutinlerle anlatmayi tercih etmisler. Mezbahada gelisen bir olay uzerine bir sorusturma baslar ve psikolog calisanlarla tek tek gorusur, sonra da bu ciftin arasinda degisik bir iliskimsi baslar, aslinda baslayamaz, abla sorunludur cunku. Abiyi de zaten ilk gordugunde yaslisin, kolun soyle diye filan asagilar. Sonra olaylar, olaylar, -aslinda cok bi olay da olmuyor ya- gelisir.

Renk Uclemesi: Kirmizi Bu film eski bir film, niye bu kadar bekledim bu super filmi izlemek icin. Kieslowski'yi de cok severim halbuki. Insan hikayeleri, birbirine baglanan olaylar ya da birbirine sebep olan durumlar, rastlantilar. Filmin afisi bile filmin sonunda bu zincirin bir parcasi haline geliyor. Bu filmi cok sevdim, hatta hemen ardindan Mavi'yi izledim. Kirmizi kadar iyi bulmasam da kesinlikle cok guzel bir film Mavi. Beyaz'i henuz izlemedim, en zayif halka oldugunu dusundugum icin galiba. Eger uclemeyi izleyecekseniz Kirmizi'yi sona birakmanizi tavsiye ederim.









Bonus
Black Books: Bu diziyi cok gec kesfettim, simdi de bolumlerini tekrar tekrar izlemekten kendimi alamiyorum. Cok komik, cok sacma, tam kafa bosaltmalik. Ne zaman izlesem gulmeye basliyorum. Sanirim Black Books ve Forbrydelsen en sevdigim diziler. Bir de Burhan Altintop favori dizi karakterim. Hos, cok bir dizi gecmisim yok, ben biraz dizi dusmaniyim galiba. Dizi izleyecegime film izlerim diye dizilere hic bulasmiyorum. Ama artik dizi sektoru costu, kitaplari bile dizisi cekilir diye yaziliyorlar, edebiyat da dizilesiyor. Lost bile izlememis, Game of Thronesmus filan hic alakasi olmayan biriyim. Ufak tefek dizi izleme denemelerimde de icim bayildigi icin ilk bolumun bile devamini getiremeden biraktim. Zaten cogu ABD dizisi uyusturucu reklami icin cekilmis gibi geliyor bana. Icinde uyusturucu ozentisi ya da konusu barindirmayan dizi yok gibi.

Black Books'a gelirsek Londra'da Black Books adinda bir sahaf, onun huysuz sahbi Bernard Black, komsu dukkanin sahibi Fran ve Black Books'ta ise baslayan Manny. Bolumler bu uc karakterin etrafinda gelisiyor. Arada Fran'in dukkani kapaniyor filan, ama hic konusu bile olmuyor. Ustte uyusturucu ozentisi vs. diye bayagi saydirdim ama bu dizide de surekli alkol sigara var. Arada soyle bir fark oldugunu dusunuyorum, ABD dizilerinde bilincli bir yonlendirme burada ise kendi hayat tarzini dogrudan diziye yansitma var bence. Mazeret degil tabi ki ama Bernard Black'in pek rol oldugunu dusunmuyorum ben, adam kendini oynamis. En sevdigim bolumler Bernard'in disarida kaldigi bolumle, sarap yaptiklari bolum. Diger bolumler de cok iyi gerci. 3 sezon, 6'sar bolumden cok uzun bir dizi degil, tadinda birakmislar ama keske bir iki sezon daha olsaydi.

16 Haziran 2018 Cumartesi

Son Zamanlarda Izleyip Begendiklerim II: Amerikan Filmleri


 
Buffalo'66 Aslinda bunu izleyeli cok oldu ama tesadufen bir sitede gordum ve buraya ekleyesim geldi. Kisisel, cok tatlis bir film. Vincent Gallo yonetmis, oynamis, Christina Ricci var. Kara mizah. En sevdigim filmlerden. 
















Dead Man (Olu Adam) Jim Jarmush yonetmis, Johnny Depp oynamis. Muhtesem muzikleri ve goruntuleri olan, kendisi de muhtesem olan ruhani, hatta siir gibi film. Zaten surekli William Blake gondermeleri var filmde.
















Stranger than Paradise (Cennetten de Garip) Yine bir Jim Jarmush filmi. Sanirim Jim Jarmush'un en sevdigim filmleri bunlar. Night on Earth ve Coffee and Cigarettes de fena degildi ama diger izlediklerimi - Mystery Train, Down by Law'u  pek sevmedim, Only Lovers Left Alive'i da yarida biraktim.

Ama bu film bir baska. Basit ve alcakgonullu bir film, kendine has bir tarzi var. Filmin cogu uc kisinin konusmalari ve ic mekanda geciyor ama kesinlikle duragan degil. Aralarda kisa kisa karariyor film, ayrica siyah beyaz. Siyaz beyaz filmlere hep on yargim var acaba bayar mi diye. Ama bu film de, Olu Adam (Dead Man) de cok guzel filmler.








Hell or High Water (Iki Eli Kanda) Nerede okudugumu unuttum ama 2016'nin en iyi filmlerinden biri yaziyordu bu filmle ilgili. Ben de Teksas'ta yasayan biri olarak burasiyla empati kurmak icin izledim. Sonra bu filmin senaristinin baska bir filmini izledim onu da cok begendim, asagiya yazacagim.

Iki Eli Kanda filmi, iki kardesin ayakta kalma mucadelesi denebilir. Teksas usulu sisteme karsi bireyin mucadelesi. Filmde en cok begendigim sey, taraflar suclu ve polis olarak ikiye ayrilsa da aslinda ikisi de kurban, hep sistem kazaniyor diyor film. Duygusal ama vicik vicik degil, elestirel, cok guzel bir film.







Wind River (Kardaki Izler) Yukaridaki filmin senaristinin filmi. Bu sefer karli peyzaj ve bir cinayet arastirmasi; arastiran ise toy dedektif ile yardim istedigi iz surucu.

Filmin sonunda cok carpici bir bilgi vardi ve sok oldum: ABD'de kaybolan kizilderili kadinlari, kaybolan kadin istatistiklerine dahil etmiyorlarmis. Nasil ya?

Insan dogasi, mucadele ve kadinlarin guclu olmalari uzerine muhtesem kar manzaralarini da iceren bir film.








The Voices (Sesler) Pembeli sevimli psikopat film. Iyilik ve kotuluk melekleri yerine kedi ve kopegin surekli yorumlar yaptigi, gayet kanli seyleri sevimli sevimli gosteren degisik film. Kotu kotu seyler olurken bir bakmissiniz guluyorsunuz. Izledigim en ilginc filmlerden biriydi. Persepolis'in yonetmeni yonetmis. Filmin renkleri cok guzel bu arada.










Enemy (Kopyalanmis Adam) Jose Saramago'nun ayni adli kitabindan uyarlama. Kitabi okumadim ama filmi cok begendim. Biraz benzer konuda The Double filmi var, o da degisik bir film ama cogunu hatirlamiyorum o filmin.












The Endless (Sonsuz) 2017 yapimi guzel bir bagimsiz film. Birkac hafta once vizyon disi filmler gosteren nostaljik bir sinemada izlemistim. Gerilim filmi olarak lanse ediliyor ama aslinda duygusal temellere dayanan gizem filmi. Goruntuleri etkileyici, fikri orijinal, minimal butce ile cekilmis hos bir festival filmiydi.

13 Mayıs 2018 Pazar

Son Zamanlarda Izleyip Begendiklerim I: Iskandinav Filmleri


Kafa Avcilari (Headhunters ya da orijinal adiyla Hodejegerne) 2011 yapimi Norvec, Isvec, Danimalrka ve Almanya ortak yapimi. Jo Nesbo'nun romanindan uyarlama olan film, 12 dalda farkli festivallerde aday olmus ve 8'inden de odul almis. Turu suc, drama ve macera. 
Jo Nesbo'nun Nemesis kitabini okumustum, guzel detaylar vardi. Iskandinav polisiye edebiyatini ve filmlerini genel olarak seviyorum. Bu filmi cok begendim, iki kez izledim, daha da canim sikildikca acip izlerim. Komedi unsurlarinin basarili bir sekilde kullanilmasi begenmemde onemli bir etkendi. 

Hic trailer bakmadan izlemenizi oneririm, zira bilmeden izleyince cok daha carpici olacagini dusunuyorum.




Kraftidioten (Ingilizce ismiyle In Order of Disaapearance), 2014 yapimi Norvec, Isvec, Danimarka filmi. Turu komedi, suc, macera. Yilin vatandasi secilen ve oglu mafya tarafindan oldurulen buz temizleme memurunun mafyadan intikamini anlatiyor.












The Green Butchers (orijinal adiyla De grønne slagtere), 2003 yapimi Danimarka filmi. Basrollerinde Hannibal dizisiyle ve Jagten filmiyle unlenen Mad Mikkelsen ve idiots ve Reconstruction filmlerinde oynayan Nikolaj Lie Kaas var, filmin yonetmeni ise Anders Thomas Jensen. Ayni yonetmenin ayni oyuncularla cektigi baska filmler de var, ornegin 2000 yapimi Flickering Lights (bu film de guzel), Men&Chicken, Adam's Apples gibi.
Bu guzel filmin en zayif noktasi post produksiyona butce ayrilmamasi sanirim. Ne afisinde ne trailirinda is yok. O yuzden bunlara bakip karar vermeyin, dogrudan izleyin gitsin.
Benim en sevdigim filmlerden, bunu da birkac kez izledim, harika bir film.



Department Q: A Conspiracy of Faith (orijinal adiyla Flaskepost fra P), 2016 yapimi Danimarka, Almanya, Isvec Norvec ortak yapimi. Aslinda bu film Q Departmani'ni anlatan film serisinin ucuncu filmi, su siralar da serinin dorduncu filmi cekilmekte. Filmler, yazar Jussi Adler-Olsen'in kitaplarindan uyarlama. Ben bu serinin henuz filmleri cekilmeden once ilk kitabin uyarlandigi Kafesteki Kadin kitabini okumustum. Cok super bulmamistim ama kotu de degil. Filmini kitaba gore daha cok begendim, halbuki genelde tersi olur.
Basrolde, Behzat C'nin Dan versiyonu diyebilecegimiz, dagitmis, kafasi dumanli Carl Mock var. Bu karakteri ustteki filmde de bahsettigim Nikolaj Lie Kaas oynuyor. Yardimcisi ise Suriyeli Esad. Esad filmin komik ve insancil yanini temsil ediyor. Sonradan bir de sekreter ekleniyor ekibe. Tavsiyem ilk filmden baslayarak izlemek, benim favorim ise serinin yanda da afisi gorunen son filmi. Bence heyecan dozu bakimindan en yuksek tempolu film bu. Ama karakterlere asina olmak, departmanin kurulusunun hikayesi icin ilk filmden baslayip izlemek daha iyi olur. Yakinda dorduncu film de cikar. Serinin en az bir kac film daha devam edecegi soyleniyor.

1. film: Department Q: The Keeper of Lost Causes (2013)
2. film: The Absent One (2014)
3. film: Department Q: A Conspiracy of Faith (2016)
4. film: Journal 64 (2018)

Fanny ve Alexander (1982), Isvecli usta yonetmen Ingmar Bergman'in Tv serisi olarak cekilmis dizisi, 3 saat uzunlugunda. Sanat filmi izleme havanizda oldugunuzda bakilabilecek bir yapim.













BONUS
Forbrydelsen3 sezon suren Danimarka, Norvec, Isvec, Almanya ortak yapimi dizi. Pek dizi sever bir insan degilim ama bu dizi bir sekilde bagladi kendine. Ilk sezon yirmi bolum, tek bir cinayet cozulmeye calisiliyor. Ikinci ve ucuncu sezonlar daha kisa. Basrolde iletisim kuramayan Sarah Lund karakteri ve kazagi var. Guzel dizi, muzikleri cok etkileyici. Ilk sezonda, kurbanin ailesi derinlemesine analiz edilmis ve gercekci bir sekilde islenmis. Ikinci sezonda asker cinayetleri, ucuncu sezonda ise cocuk kacirma var. Ilk sezon en duygusali, ucuncu sezon en heyecanlisi, ikinci sezonun ise surprizi en sasirtani. Gerci ucuncu sezonun sonu da oldukca beklenmedik bir sekilde bitiyor. Sarah Lund'u oynayan aktris Sofie Gråbøl, ayni zamanda yukarida The Green Butchers filminin metninde bahsettigim Flickering Lights filminde de oynamis.
Bu dizinin Amerikan uyarlamasi the Killing, bizde de Nurgul Yesilcay'in oynadigi bir versiyonu cekilmis ama uzun surmeden yayindan kalkmis.