31 Mart 2026 Salı

Paris Sendromu

Geçen ekimde nihayet Paris'i hayatımda ilk defa görme şansına eriştim. Açıkçası bunca sene bir türlü orayı ziyaret edememiş olmaktan dolayı kendimi eziyor, neleri kaçırıyorum diye içten içe hayıflanıyordum. Gelin görün ki karşılaşılanlar pek de beklentilerdeki gibi çıkmadı. Paris ziyareti sonrası halet-i ruhiyemi yansıtması açısından normalde rengarenk çiçek, manzara resimleri ile bilinen Monet'nin Paris'i anlatan içlere neşe saçan(!) aşağıdaki resmini bırakıyorum.


Monet, Saint-Lazare Tren İstasyonu, 1926. Hannover Şehir Müzesi (Landesmuseum)

Paris dönüşü kendimi kandırılmış gibi hissettiğim, büyük bir Paris tezgahı olarak adlandırabileceğim, milyonların ortak olup sürdürdüğü ilüzyona kapılmış olmaktan dolayı hayli öfkeli ve hayal kırıklığına uğramış durumdaydım. Paris nasıl bu kadar kötü olabilirdi ve niye giden herkes "Ay, çok bayıldık" diye yalan söylemekteydi. Paris çok güzel diyenlere nutuk atasım, sanat şehri diyenlere tüküresim, yemeklerini övenlerin kafasına köfte fırlatasım vardı. Sonra araştırdım. Meğerse literatüre giren Paris Sendromu diye bir fenomen varmış. Bu sendrom Paris'i ziyaret edip, yaşadıkları büyük hayal kırıklığı sonrası hastanelik, acillik olan, ayılıp bayılan, kusan, başı dönen, bir daha tatile gitmekten soğuyan, yaşam enerjisini kaybeden çoğunluğu Japon olan turistlerin yaşadıklarını ifade etmekteymiş. Meğerse Japon medyasında asla ve asla Paris'le ilgili negatif bir temsil olmazmış, her zaman muhteşem gösterilen Paris, Japonlar'da haliyle yüksek bir beklenti yaratıyormuş. Paris'e gelince de kazın ayağı öyle değilmiş olayları.

Komik gelebilir belki size ama Paris Sendromu'ndan bir hayli etkilendim. Paris'i hiç sevmedim. Ama öncesinde o kadar hevesliydim ki, inanılmaz araştırmıştım, nerede ne yenir, hangi yemekle hangi şarap içilir, hangi peynir nasıl kesilir, bu bilgiler hala kafamda. Yaşadığım deneyimleri eleştirel gözle bir başka yazıda anlatacağım. Şimdilik sendromla baş başa bırakayım sizi.

25 Mart 2026 Çarşamba

Frankfurt - Bölüm I

Frankfurt, yurtdışına çıktığımda kendimi Avrupa'da hissettiğim ilk yerdi. Sanki benim için Avrupa eşittir Frankfurt gibi. Kafamdaki Avrupa imgesiyle eşleşen bir şehirdi. Özellikle ana tren istasyonundan çok etkilenmiştim. Tabi bu seneler önceydi. Yakın zamanda Frankfurt'a gittiğimde tren istasyonu ve çevresi bu sefer en az vakit geçirmek istediğim yerlere dönüşmüştü. 

Frankfurt'un ismi Frankfurt am Main olarak geçer ve buradaki Main Frankfurt'un içinden geçen nehrin ismidir. Rengi diğer Avrupa nehirleri gibi yeşilimsidir, ama büyük ihtimalle suyu renginin düşündürdüğü gibi kirli değil temizdir. 

Son birkaç senede Frankfurt'a birkaç kez gitme şansım oldu ve bu yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü bu şehri hala çok seviyorum. Yıllar önce ilk gidişlerimizde ana tren istasyonu çevresindeki otellerde kalmış ve bilip tanıdığımız ve hatta sevdiğimiz zincir otellerde konaklamış olmamıza rağmen Frankfurt şubelerinden hiç hoşnut kalmamıştık. Son iki sefer ise Almanca Ost diye geçen doğu bölgesindeki otelleri denedik. Bu bölge oldukça enteresan çünkü burada Tesla var, ABD otelleri var ve yine aynı kültürü tanıtan galeriler ve sergiler var. Yani hem Almanya hem değil gibi. Güzel bir Edeka şubesi (Alman marketi) olması çok hoş bir detay. Aslında gayet sevimli bir mahalle ve tramvay hattını takip ederek yürüyerek şehre ulaşabilirsiniz, güzel bir rota bu aradaki kısım. Yol üstünde güzel kahveciler de vardı hatta bir tanesini denemiştik ve iyiydi. Tramvayla şehir merkezine ulaşım da mümkün tabi ki. Fakat burada kaldığımız otelden biz hiç memnun kalmadık, temiz değildi, içi aşırı kasvetliydi özellikle genel kullanım mekanları. Genel olarak içinde Almanya'da hissedememe durumu vardı ve bu rahatsız ediciydi. Gittiğim yerde orada hissedemiyorsam orada olmanın ne anlamı var değil mi? İkinci sefer seçtiğimiz otel yine aynı bölgede olmakla birlikte bir tık daha pahalıydı ve bu sefer memnun kaldık ama o kültür karmaşası ki bu sefer de başka bir kültürün etkisiyle burada da hakimdi. (Yüksek bir katta kaldığımız için manzara güzeldi. Kazulet gibi bir bina var Frankfurt'ta, tam ona bakıyordu. Gece ışıklı haliyle etkileyiciydi ama bina yakından bakınca gerek ölçeğiyle gerek genel formuyla tam bir faciaydı aslında. Hatta tarihi bir binanın da hemen dibindeydi.)

Bir de bu yeni yapılan otellerin ucuzculuğu benim midemi bulandırıyor. Yani bu kadar da aç gözlü olunmaz ki. Zaten dünya para istiyorsunuz gecesine, sonra odadaki mobilyalar İkea'dan hallice, gardrop toptan gitmiş, yalandan bir boru üstünde iki kıytırık askı. Hele o sabunlukta ve duştaki uzun şişeler yok mu? Onu bulanın kafasında onları paralayasım var. Sepsert plastikten yapılma, bir çocuk ya da yaşı ileri bir kimse onları nasıl sıkacak da içinden sabunu çıkaracak? Herkes Herkül mü? Ciddi güç gerektiren saçma sapan şişeler. Sebep de neymiş sürdürebilirlikmiş; buna da kargalar bile güler. Sizin paragözlüğünüzün sürdürülebilirliğidir o.

Neyse, bu son sefer, eskice bir otel buldum, halbuki hep uzak dururum ama ölüm ve sıtma seçimleri arasında bunu seçtim, ya da algoritma manipülasyonu ile seçtirildim. Otel siteleri de ayrı bir hikaye, karaborsacılık almış başını gitmiş durumda ama buna başka bir postta oynak etiketlerle birlikte değineceğim. Oteli çok temiz bulmamakla birlikte genel olarak otelden memnun kaldım. Nehir kıyısında ve eski şehirdeki Römer meydanına oldukça yakındı. Ost kısmındaki gibi otele dönüş telaşı yaşamadık. Bir de paraya kıyıp manzaralı oda ayırttım ve iyi ki o 20 Euroyu buna harcadım dedim. Çünkü gerçekten değdi; o manzara gözümün önünde hala capcanlı. Hava Almanya'dan pek beklenmeyecek şekilde güneşliydi. Nehir hem sabah, hem öğlen, hem de akşam ayrı güzeldi. Tabi bir İstanbul boğazı güzelliği de beklemeyin ama beni yeterince tatmin etti. Otelin güzelce de bir terası vardı. Önde katedralin kulesi arkada ise finans merkezinin kuleleri. Biraz daha kalıp orada bir şarap gecesi yapmayı isterdim.

Gündüz manzarası

Gece manzarası

Main nehrinde yakamoz (evet sadece ay ışığı değil güneş ışığı ile olan da yakamoz olarak adlandırılıyor diyecektim ki yazmadan bir araştırayım dedim ve bu yakamoz konusu beni aşar anladım, alglerin ışıltısı filanmış, ben cahil bir şekilde kullanmaya devam edeceğim sanırım.)
Terasın manzarası, önde Katedral arkada gökdelenler

Biraz otelden bahsedeceğim, sanırım eski mekanlar bana nostalji hissi veriyor. Otelin hemen az ilerisinde de eski bir restaurant/bistro vardı. Gitmedik ama etrafta bu tarz yerlerin bulunması bana mutluluk verdi. Sanırım artık her şeyin yeni ve havalı olması beni rahatsız ediyor. Aşırı kimliksiz buluyorum bu durumu. Geçmişe dair binalar olmadıktan sonra o şehri o şehir yapan ne olacak ki? Tabi ki Avrupa özellikle Almanya geçmişi muhafaza etmek konusunda çok çok iyi durumda, özellikle ülkemize nazaran.

Kaldığımız otelin banyosunun hem duşu hem de genişçe bir küveti vardı. Küvetin yanı ise kocaman bir cam; yatak odası hatta dışarısı manzaralı. Bu görsel akış inanılmaz mutlu etti beni, ama kullanım kolaylığı için araya stor perde takmışlardı. Klozet ise şimdiye dek gördüğüm en şişman klozetti ya da daha doğrusu Vitra'nın bir ara benzer bir modeli vardı (Adam and Eve otelinin tuvaletlerindeki klozet) onunla yarışırdı. Her otele girişte her yeri dezenfekte eden biri için ekstra mesai sebebiydi:)

Bu post bu kadar olsun, devamı gelecek:)

Sabun işleri

 


Geçenlerde ABD'deki Marshalls ucuzluk mağazalarında gezerken rafların arasından bu kutudaki sabunların kokuları burnuma çalındı. Es geçip başka şeylere baktım ama tekrar tekrar dönüp koklayıp en sonunda satın almaya karar verdim. İyi ki de yapmışım. Şimdi teker teker kullanıyorum; kalanı da çekmecede saklıyorum ve her çekmeceyi açtığımda o güzel kokuyu alıyorum. Kokulara karşı hassas olduğum için bazen aldığım ürümleri eve geldikten sonra kullanamıyorum, bu sabunlarla öyle olmadı neyse ki ve bence bunun nedeni sabunlara kokuyu veren doğal bileşenler.

Banyoda kullanmak amaçlı aldığım sabunları banyoda çok verimli kullanamadım, bence duş jeli çok daha pratik, özellikle de çabuk çabuk yıkanıp bir yerlere yetişmeye çalışıyorsanız. Sonra eskilerden bir blog okudum, Lush marka sabunlarla ilgiliydi. Benim de geçmişte Lush sabunlarından alıp kullanmışlığım hatta kıyamayıp senelerce kağıt poşetlerinin içinde saklamışlığım var. Fahiş fiyatta satışan ürünleri kullanırken çok rahat davranamıyorum sanırım. Blogda ellerini Lush sabunla yıkadığından bahsediyordu. Ben de bu güzel sabunları kullanmak istiyor ancak banyoda verim alamıyordum. Öylece bekleyip çekmeceden bana vicdan azabı gibi bakacaklarını çoktan hissetmeye başlamıştım. Sonra "Niye ben de ellerimi bunlarla yıkamıyorum ki?" diye düşündüm (alkış lütfen). Şu an her tuvalete girişimde içimi bir mutluluk kaplıyor. 

Hatta kendime tabi ki de yeni görevler belledim. Ben kendim neden böyle sabunlar yapmıyordum ki? Beni çeken kokuları az buçuk tahmin ediyordum. İşin ilginç yanı tadına bakınca yediğim şeyin içindeki baharatların dökümünü laboratuvar hassasiyetiyle çıkaran ben iş kokudan analize gelince zorlanıyordum. Ama tahminlerim sabunların içinde karanfil ve kakule olduğu yönünde. Nedendir bilinmez aşırı pahalı olan kakuleyi sanırım sabuna koymam ama karanfili öğütüp koymayı düşünüyorum.

Projem ise bize yılbaşında hediye gelen çikolatadan ilham aldı. Milka çikolatayı eritip sonra üstünü süslerle süsleyip, güzel jelatinlere sarılarak paketlenen havalı çikolatadan. Kokusu olmayan ya da kokusu beni rahatsız etmeyen bir sabun bulup eritmeyi sonra içine kahve, öğütülmüş karanfil, belki çok az tarçın koyup tekrar kalıba koyup şekillendirmeyi düşünüyorum. Henüz konunun detaylarını bilmiyorum ve araştırmadım ama bana çok olası bir üretim şekli olarak görünüyor. 

Bu arada sabun deyince çocukken iğneler ve rafya ip ile yapılan süsler vardı ve ben bunlara bayılırdım. Kendim de yapmak için bayağı mesai harcamıştım, ama sapı için gereken hortum bende olmadığı için projem baştan ölü doğmuştu ve sonrasında da yarım bırakmıştım zaten. Acaba bu sepetleri hatırlayan kaldı mı? Çünkü hiçkimsenin evinde görmüyorum artık bunları. Herkes aynı anda bu güzel el emeklerini çöpe mi gönderdi yoksa? Bahsettiğim aşağıdaki tarzda bir sepetti. 


Görseli Pinterest'ten buldum, resmin üstüne de yapan kişinin nasıl yapıldığını anlattığı blog'unun bağlantısını iliştirdim. Bu arada estetik zevklerimin ne kadar değişmiş olduğunu hissettim:) O çiçekler olamasa daha iyi olacaktı ya neyse. Benim zihnimde kalan versiyon çiçek kısmından rafyaların fiyonk olup taştığı iki renkli bir versiyondu. Şimdi görsem belki onu da sevemeyebilirim, bilemiyorum. Sabuna koku eklemek benim için gayet yeterli.